29 Ağustos 2007 Çarşamba

Robotlaştırılmış Bir Yaşam...


Sınırsız gücün ne olduğunu açıklıyor yazar….Sınırsız Güç=Beynimiz… Sinir Dili Programlaması üzerine kurulmuş bir kitap bu....genel anlamda, istediğimiz her şeye ulaşabiliriz diyor yazar…yeter ki beynimizi o şekilde programlamayı öğrenelim…Bana göre kitapta öğretilmeye çalışılan şeyler doğallıktan uzak…Kitabın içeriğinde bol bol alıştırma verilmiş….bunları yapmadığımız takdirde kitabın hiçbir işe yaramayacağı söyleniyor…fakat insanı fazla ayrıntıyla boğan bilgiler mevcut…Örneğin; biriyle iletişim içine girdiğimizde o kişinin nasıl düşünmesini istiyorsak o şekilde düşünmesini sağlayabiliriz, karşımızdakilerin davranışlarını kontrol altına alabiliriz…tabi beynimizi programlayabilirsek…ya da gelecekte ne yapmak istiyorsak onu yapabiliriz…sınır yok…istediğimiz her şeyi? Yazar bir şatoya sahip olmak istemiş mesela…şimdi şatoda yaşıyormuş.....yalnızca “beyin” faktörüyle bunları yapabilmek mümkün mü??? "Duygularımızı" ya da "kaderi" nereye kaldırabiliriz bu süreçte???bunların cevabı yok kitapta…robotlaştırılmış bir yaşam….beynin amaçlarımıza ulaşabilmede ve kendimizi kontrol edebilmede çok etkili olduğunu bilmiyor değilim…tabi ki yalnızca duygularımızla yaşayamayız…yada kader deyip her şeyi oluruna bırakamayız….demem o ki–bence- bunların hepsini yaşamımızda bir dengeye oturtabilmeyi becerebilmektir önemli olan...siz ne dersiniz?

28 Ağustos 2007 Salı

Cam Irmağı Taş Gemi...



kitap ismi: Cam Irmağı Taş Gemi
yazar ismi:Nazan Bekiroğlu






Ben? Irmağın kenarında, ismini bilmediğim ama taşlara kazılı resimlerimden hatırladığım sarı çiçekli ağacın altında, eğildiğim ve avuç içlerimi suya gösterdiğim zamanlarda gördüm onun da ellerindeki kuş bakışı gamzeyi. Bir görenin bir daha unutması mümkün değildi. Ve Cam Irmağı Taş Gemi koydum bu kitabın adını bütün itirazlara kulaklarımı tıkayarak. Değil mi ki kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Ama her halde de sadece cam ırmağın değil, taş geminin de kırıldığına tanığım.
Netice: Cam ırmağında taş gemi yüzdürmeyi bir türlü başaramadım.


Kitap, aşkın anlatıldığı ve bu aşkların nihai olarak ilâhi aşkla bağdaştırıldığı, birbirinden bağımsız gibi görünen fakat bir noktada birbirine bağlanan farklı hikayelerden oluşuyor….son bölümde ise anlatıcı kendisiyle yüzleşiyor ve ancak, içine gerçek manada dönebildiği anda sorgulamalarından kurtuluyor…


Gerçektende kendi kendimize yaptığımız kuruntulardan, içinden çıkamadığımız sorulardan kurtulmamızın bir yolu da bu değil mi?? Kendi benliğimize ve Allah'a yönelerek, imanımızı kuvvetlendirdiğimiz anda üstesinden gelmiyor muyuz bu hayatın???

24 Ağustos 2007 Cuma

Düşüncenin Gökkuşağı: Cemil Meriç...

Cemil Meriç’i Düşüncenin Gökkuşağı diye adlandırır Mustafa Armağan…çocukluğundan beri sürekli bir arayış içinde olan, belirli bir ideolojiye körü körüne bağlı kalmadan, hem batı kültürünü hem de doğu kültürünü sorgulayan, çok okuyup araştıran ve kendine has üslûbuyla düşüncelerini yazıya döken ve kitaplarında yakın tarihimiz hakkında geniş bilgiler edinebileceğimiz değerli bir fikir adamıdır Cemil Meriç…

1916-1987 yılları arasında yaşamış olan yazar, Osmanlının çöküşünde etkili olan; Avrupa hayranlığı, batılılaşma sevdası, batılı devletlerin Türklere ve İslâma bakışları ve bunun gibi birçok konuda eleştirilerde bulunmuş...

Cemil Meriç hakkında fazla yorum yapmaya gerek olmadığını düşünüyorum...sadece şu üç yazısı bile onun düşünce dünyasını ve asıl gayesini bize o kadar iyi anlatıyor ki...


"Br çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zaferi kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü…ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum…En büyük tehlike uzun zamandır müptela olduğumuz yobazlık. Bize düşen, dertlerimizi ömür boyu gönüllerinde taşıyan insanlara sevgiyle eğilmek ve “hödük” idrakimize dağ gibi gelen kusurları cımbızla ayıklamaya kalkışmamak. Türk insanı irfandan önce sevgiye ve anlayışa muhtaçtır."



"Zafer sabahlarını koruyan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeye başladı, “Asya bir cüzamlılar diyarıdır.”Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar “sen bir azgelişmişsin.” Ve Hıristiyan Batı’ nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-ı zîşân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız."


"Her dudakta aynı rezil şikayet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’ nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır."



Düşünelim, taşınalım...başka söze ne hacet...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

YÖNETİM GURUSUNDAN ,GELECEK TAHMİNLERİ...




Peter Drucker, bu kitabında bir disiplin olarak yönetimin; doğa bilimlerindeki gibi bilimsel gerçeklerle değil, insanlarla ve insanlara ait kurumların davranışlarıyla ilgilendiğini, bu nedenle geçmişte ortaya atılmış tüm yönetim kuramlarının insanların değişimi ile birlikte değişebileceğini, gelecek için geçersiz sayılabileceğini temel almıştır. Bu anlamda; eski yönetim teorilerinin kabul ettiği birçok varsayımın geçerliliği üzerinde tartışarak, yapılması gerekenler konusunda verdiği bilgilerle geleceğe ışık tutmaktadır...


Peter Drucker’ in yapmış olduğu tartışmalarda en çok ilgimi çeken çıkarımları şunlar oldu:


  • Yönetimin, yalnızca "işletme yönetimi" olarak algılanması doğru değildir. Çünkü gelişmiş ülkelerde 21.yy da büyüme sektörü,organize ekonomik faaliyet olan “işletme” olmayacak. Bu, kâr amacı gütmeyen "sosyal sektör" olacaktır.

  • Değişimleri görmezlikten gelip, yarının bugün gibi olacağını varsaymak abesle iştigal etmek demektir. Geleceği oluşturmaya çalışmak oldukça risklidir. Ama bunu hiç denememek daha da risklidir.

  • Gelecek birkaç yıl içinde gerçek yeni “bilgi devrimi” ortaya çıkacaktır. Hem kurumlar, hem de bireyler bilgiyi ana kaynakları olarak düzenlemek zorunda kalacaklardır.

  • 21.yy kurumlarının en değerli varlığı, bilgi işçileri ve verimlilikleri olacaktır. En fazla 50 yıl içinde dünya ekonomisinde liderlik, bilgi işçisinin verimliliğini en sistematik ve en başarılı biçimde yükselten ülkelere ve endüstrilere kayacaktır.

  • İşgücünde gitgide daha fazla kişi “kendi kendini yönetmek” zorunda kalacaktır. Çok büyük başarılar kazananlar, her zaman kendi kendilerini yönetmişlerdir.

Kkitapta tartışılan konular günümüzde etkisini göstermektedir. Ülkemizde, işletmelerin büyük çoğunluğunun bu varsayımlar göz önüne alınarak yönetilmedikleri açıktır. En basitinden, işverenlerin çoğunluğu; çalışanlarını varlık olarak değil halen bir maliyet unsuru olarak tanımlamaktadırlar…yani bir işveren çalışanının,kendisine kaça mal olacağını öncelikli olarak düşünmekte…bu da kişiye gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. Bunda ekonomik durumun kötü, işsizlik oranının yüksek olmasının etkisi büyüktür belki ama “Türk Tipi Yönetim” sisteminin de etkili olduğunu düşünüyorum...

Bu anlayışın değişebilmesi için, hepimiz; bilgiye açık, değişime açık, kendini yönetebilen ve bir değer yaratabilen bireyler olarak çalışmayı kendimize ilke edinmeliyiz




21 Ağustos 2007 Salı

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT...

Özgürlük, iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir...

İnsanların sürekli olarak her anının izlendiği; düşüncelerinin, davranışlarının düşünce polisleri tarafından okunduğu; özel hayatın ortadan kalktığı; tarihin yeni gelişmelere göre sürekli olarak değiştirildiği ve tarihi anlatan tüm belgelerin yok edildiği; sürekli savaşın, işkencenin, toplu ölümlerin gerçekleştirildiği; olmayan şeylerin var gibi gösterildiği, olanların kaydedilmediği; herkesin tek tip olmaya zorlandığı; savaşın barış,özgürlüğün kölelik, bilgisizliğin kuvvet olduğunu özümseten bir yönetim anlayışının var olduğu….bir ülke hayal edebilir misiniz ??

Romanın kahramanı, ülkesinde yapılan her şeyin yanlış olduğunu farkındadır ve sorgulamaya başlar. Böyle yaparak düşünce suçu işlemektedir…En sonunda yakalanır… Öldürülmez ama türlü işkencelerle diktatörlüğe karşı olduğu itiraf ettirilir…dışarıya çıkarıldığında ise artık eski düşüncelerinin yerini tersi düşünceler almıştır…rejime karşı gelmiyor hatta Büyük birader olarak adlandırılan, nefret ettiği diktatörü seviyordur.…çünkü işkence sırasında beynine bu olgular aşılanmıştır ve ona sürekli tekrar ettirilmiştir. George Orwell kitabın ana temasını şu cümleyle özetlemiş: “Düşünce dili çürütebilirse, dilde düşünceyi çürütebilir”

Kitabın hikaye kısmı kısaca böyle… evet kurgulanmış bu olayları birebir yaşamıyoruz belki ama bugün gelinen durumun, özünde çok farklı olmadığını gösteriyor. Ekonomik açıdan güçlü ülkeler diğerlerini ezme savaşı verirken, hiçbir toplum buna gerçek manada dur diyemiyor…Neden savaşlar dinmiyor? Mikro açıdan bakıldığında da günlük yaşamımızda, düşünmemizi engelleyen, bizi fikir üretmekten uzaklaştıran o kadar çok ayrıntıyla dolu ki hayatımız…Başta televizyon programları... işimize yaramayacak, seviyesiz programların hem zamanımızdan çaldığını, hem de bizi körelttiğini düşündüğümüz anda neler değişir acaba??


Bu durumun daha da kötüye gitmemesi için hepimizin yapacağı bir şeyler vardır mutlaka…Önemli olan yapacağımız olumlu her eylemin eninde sonunda bizi sonuca ulaştıracağına inanarak adım atmak değil mi??…