14 Aralık 2007 Cuma

JURNAL...






Jurnal, Cemil Meriç’in günlüğü.... Kitap Cemil Meriç’ in 1955-1965 yılları arasında yazmış olduğu yazılardan ve mektuplardan oluşuyor."Kelimeler benim sudaki aksim" diyen yazar; kendi yaşamını, çevresini, dostlarını, ailesini eleştiriyor yazılarında...1955 yılında gözlerini kaybediyor ve bu durum hayatını çekilmez bir hale getiriyor…fakat,düşünmekten ve yazmaktan hiç vazgeçmiyor yazar….
Jurnal; yazarın düşünceleri, karakteri ve yaşamı hakkında birçok bilgi veriyor okuyucuya… Bir yazısında Türk aydınının Avrupa’ ya olan hayranlığını şu cümleleriyle eleştiriyor yazar tam 42 yıl önce…..



Avrupa insanı doğuyu tanımaz. Avrupa insanı kalabalıktır. İslam’la Hıristiyanlık, Haçlı seferlerinden beri tezle antitezdir. Bütün Kuran’ları yaksak bütün camileri yıksak batı insanının gözünde Haçlı Seferlerinin yalınkılıç ve tekbir getiren cündileriyiz. Avrupa’ nın bir nevi tezadı idik. Yani kıtayı tamamlıyorduk. Şimdi maymunuyuz. Yani hiçbir hikmet-i vücudu olmayan ananesiz, sırnaşık gölgesi. Avrupa materyalizmine rağmen Hıristiyan dır. Hıristiyanlık doğu ismi anılır anılmaz şahlanıverir. Biz Müslüman olduğundan, Doğulu olduğundan, Türk olduğundan utanan, aczinden, tarihinden , dilinden utanan şuursuz bir yığın haline geldik….Sonra Kıbrıs davasında batı insanının bizi destekleyeceğini düşünmek gibi sazan balıklarını kahkahadan çatlatacak bir hamakat…..”


6.5.1965 tarihinde bunları yazmış yazar…peki ne değişti diye düşünmeden edemiyorum…Ne değişti? 40 yıl önce Kıbrıs varmış şimdi AB’ ye girme çabalarımız, sözde ermeni soykırımı iddiaları vs…Batı yine aynı batı, bir çoğumuz hala batı hayranı....Cemil Meriç şimdi yaşıyor olsaydı diyorum yazacakları çok farklı olur muydu??







30 Kasım 2007 Cuma

Mıknatıs Konuşmacılar...


Kitabın adı: Mıknatıs Konuşmacılar
Yazar: Adil Maviş
Bütün dikkatlerin üzerinizde olduğu bir ortamda, bir topluluk önünde konuşmak…bazı konuşmacıları dinlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamayız…anlatmak istediklerini öyle iyi sunarlar ki dinleyicilere istesek de istemesek de o konuşmadan sonra aklımızda bir şeyler kalır mutlaka….bu tür insanların doğuştan yetenekli olduklarını düşünürdüm….bir eğitime gerek duymadan bunu başarabilenler evet doğuştan yetenekli ..ama yazar bunun NLP ( Sinir Dili Programlaması) ile başarılabileceğini söylüyor .
"İstemediğiniz şeylerin olacağını düşünmekle , olmasını arzu ettiğiniz şeyleri düşünmeyi seçme şansına sahipsiniz" diyor yazar… beynimize gönderdiğimiz her olumsuz düşünce konuşmamızı olumsuz etkileyecektir yazara göre…bu nedenle olmasını arzu ettiğimiz şeylerin hayalini kurmalıyız…
İyi bir sunum gerçekleştirebilmek için önce “ben yapamam” şeklinde olumsuz düşüncelerden kurtularak kendimizi hazırlamamız gerektiğinden bahsediyor yazar...daha sonra iyi bir konuşmanın nasıl yapılması gerektiğinden, konuşmacının nelerden kaçınması gerektiğinden söz ederek, mıknatıs konuşmacıların özelliklerini anlatıyor...
  • Mıknatıs konuşmacılar bilinçaltlarına “biçmek” istedikleri sonuçları ekerler. Beynin böyle bir sistemle çalıştığını bilirler
  • Mıknatıs konuşmacılar, "Niçin" konuşacaklarını "Ne" konuşacaklarından önce bilirler
  • Mıknatıs konuşmacılar doğaldırlar.
  • Mıknatıs konuşmacılar beden dilini etkin kullanarak, konuşmalarına renk ve canlılık katarlar.
  • Mıknatıs konuşmacılar, akılda ve yürekte iz bırakan konuşmaların en çok başı ve sonunun hatırlandığını bilirler
  • Mıknatıs konuşmacılar soru sormaya teşvik eder
  • Mıknatıs konuşmacılar kelimeleri sihre dönüştüren ayarlarla oynar
Bunlar gibi birçok madde var kitapta. Yazar, diksiyon, ses geliştirme ve doğru nefes alma tekniklerine de yer veriyor...bunlarla ilgili sunduğu alıştırmaların anlatıma renk kattığı söylenebilir.Özellikle tekerlemeler kısmı için...
Ama bu kitap iş başa düştüğü anda ne kadar etkili olur bilemiyorum...O da okuyan kişiye kalmış...

N-L-P



Kitabın Adı: Negatif Limanlardan Pozitif Sulara
Yazar:Oğuz Saygın









Beynimizdeki zincirleri kırmamızı istiyor yazar kitabın başlangıcında...Oğuz Saygın, Türkçe'ye "Sinir Dili Programlaması" olarak çevrilen NLP' yi ve bu sistemin kendi hayatı üzerindeki etkilerini anlatmış...yazarın NLP ile tanışması Antony Robins' in Sınırsız Güç adlı kitabı okuması ile başlamış....sonra hayatı değişmiş ...Kitap bir anlamda Sınırsız Güç kitabının özeti gibi...ama yazarın, çok daha yalın bir dil lullanması ve ayrıntıya girmeden , başından geçen olayları ele alması etkili olmasını sağlamış kitabın...Önce bu kitabı okuyup sonra Sınırsız Gücü okusaydım diyorum içimden...belki benim de hayatım değişirdi...Bu kitabın bana göre bir artısı daha var ki; yazar hiçbirşeyin tesadüf olmadığını ve kaderin etkisini de hissetiriyor kitabında....İşte tam da bu noktada takılmıştım Sınırsız Gücü okurken...çünkü o kitapta sadece kurallar var....Yazar(Anthony Robins) ; insanlarla iletişimde kullanıyor NLP' yi....hipnotize eder gibi karşındakini istediği şekilde düşündürebiliyor...ne kadar doğallıktan uzak...işte yanlış olan bu bence...bu şekilde kullanmadıkça insanın hedeflerine odaklanarak, istediklerine ulaşmasını sağlayabilecek bir sistem olabilir NLP...
Evet beynimize söz geçirebilmek ve onu istediğimiz şekilde programlayabilmek mükemmel bir durum...hiçbirşekilde başarısızlığı varlığını kabul etmiyor bu sistem...başarısızlık gibi görünen şeylerin de aslında bizi başarıya taşıyan sonuçlar olduğunu söylüyor...
Birşeyi gerçekten istiyorsak, ona ulaşmak için gerekli inanca sahipsek ve bunun için hedef belirleyip, bu hedefe odaklanırsak ve en önemlisi Eyleme geçirebilirsek planlarımızı başarabiliriz evet...Ama diyebilir miyiz ki kesinlikle o iş olacak...?

Kitabın bana düşündürdükleri bunlar oldu...NLP ile ilgileniyorsanız eğer, bence önce Oğuz Saygını okumalısınız...bu konuda daha ayrıntıya girmek isterseniz de Sınırsız Güç kitabında fazlasıyla bulabilirsiniz bu istediğinizi...


20 Kasım 2007 Salı

HİÇ DÜŞÜNMEZ MİYİZ ?








Kitabın Adı: Mor Mürekkep

Yazar: Nazan Bekiroğlu


Hayata dair ayrı ayrı bir çok denemeden oluşuyor kitap…Hayat ve kelimeler diyerek başlamış yazar anlatmaya…ve kelimelerden, mor renginden, sudan, çölden, ateşten, sesten, sessizlikten, susmaktan, yazıdan, şiirden, eşyadan, aynaların kırıklarından , hitabetten, ebrûdan, Fatih sultan Mehmed’ den, Mevlâna’ dan….bahsederek, bu varlıklardan yola çıkarak, hayatın gerçek manasını dile getirmeye çalışmış yazar kendine has üslûbuyla…

Kitabın bir yerinde yazar; altı çizilmiş satırları ne yapıyorsunuz diye soruyor okuyucuya…ve altını çizdiği birkaç satırı bizlerle paylaşıyor...şimdi bende aynı şeyi yapmak istiyorum…işte kitapta altını çizdiğim yerlerin küçük bir kısmı...

Su ile ateş arasında öyle bir bağ kurmuş ki yazar; “ arınmayı bu dünyada su sağlıyor öbür dünyada ateş…Suyun bir bakıma ateş oluşu bundan” diyor…bu manada düşünmemiştim ki hiç…

Ayna ve kalp üzerine de her zamankinden farklı bir bakış açısıyla şunları söylüyor; “ayna kalp gibi ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.

Ve hiç emniyete değil yazar kitabın bir yerinde…güvenliğimizi sağlayacak birçok gelişmiş teknolojinin varlığına rağmen hiç emniyette olmadığını söylüyor…bir sonraki sayfada Fevkalade Emniyetteyim başlığını taşıyan bir yazı….bu ne tezatlık diye düşünüyorum önce; okuyorum… “Kaybettim, hükümsüzdür, hükmünden sayılır hayatlar gün gelir. Kimseye taşıyabileceğinden fazlası verilmez , ne demekmiş gün gelir öğrenilir. Çözülür anlamı acı oluşun. Çözülür anlamı kâinat orkestrasında kaba davul vuruşunun. Bunca yitirmekler bir bulmak içindir. Bir’ i bulmak içindir. İki hidrojen atomunun bir oksijen atomuna 72.5, tam 72.5 bir açıyla bağlandığı, hiçbir kar tanesinin bir diğerine uymadığı, seyyarelerin şeffaf küreler üzerinde birbirine değmeden harikulâde bir nizam içinde deveran ettikleri ülkedeyim…Fevkalade Emniyetteyim”…

Anlıyorum bu tezatlığın nedenini…hayatımızdaki iç içe geçmiş, karışık gibi görünen her şey, aslında bizi O’na götürüyor. Görmek istiyorsak tabii…Siz hiç düşünmez misiniz? diyor ya ayet….Düşünürüz elbet…

Peki siz altını çizdiğiniz satırları ne yapıyorsunuz?


30 Ekim 2007 Salı

Çağın Ötesini Aydınlatan Işık


Kitabın Adı: Mevlana Felsefesi
Yazar: Hanri Benazus
Mevlana’yı duymayanmız var mıdır? Mevlana hakkında kulaktan dolma bilgilere sahiptim ve onu anlayabileceğim açıklayıcı bir kitap okumak istiyordum. Bu kitap karşıma çıktı. Kitabın yazarının yabancı oluşu dikkatimi çekti önce…Sonra da yazarın Mevlana' yı "çağın ötesini aydınlatan ışık" olarak nitelendirmesi….
Kitabın adı Mevlana felsefesi…Daha önce Felsefe boyutunda düşünmemiştim Mevleviliği…Çünkü zaten Mevlana bizden biriydi ve anlattıkları İslam' ın gereğini yansıtıyordu...

Kitapta yazar, genel anlamda Mevlananın yaşama, aşka, insana, iyiliğe,dotluğa ,kadere ,vs.. bakış açısını , Mesneviden alıntı yaptığı sözlerle açıklamaya çaılşmış. Kitabın giriş bölümünde Batı dünyası ve Mevlana' yı ele almış yazar. Ve batı dünyasında Mevlananın etkisinin nedenini de şu sözlerele açıklamış :
"Yeni oan durum, günümüzde nüfusun büyük kısmının kendi kültür ve dinlerinin sunduğu cevaplara ve fırsatlara artık inanmıyor olmasıdır. Bu sebepledir ki özellikle Batı Dünyasının insanları , cevapları diğer din ve kültürlerde aramak, yeni yollar bulmak ve yaşamın gerçeğine, sırrına ermek için kendi dar kalıplarının dışına taşma gereği duymaya başlamışlardır. İşte bu noktada Mevlananın diğer tasavvuflardan farklı olarak insanın özüne vurgu yapması etkilemiştir batı insanını"...
Mevlana' nın ölüm yıldönümünün Batı ülkelerinde hatta Japonya'da kutlanıyor olması bu durumu doğrular niteliktedir aslında .

Bizde ise Mevlana; Konya şehrimizle ve sema gösterileriyle özdeşleşmiş bir gelenek olmaktan öteye gidebilmiş midir? Mevlana nın gerçekten ne anlattığını anlamak için araştırma yaptık mı hiç…ya da mesnevisini okuduk mu? Ben bunları yapmadım. Yapanlar vardır mutlaka ama bu kişilerin azınlıkta olduğu ortada. Sedece Mevlana' yla değil; d
iğer kültür değerlerimizle de ilgili bu... başkaları bizim değerlerimizi överken ; nasıl oluyor da biz gittikçe kültürümüze yabancılaşıyoruz.

Araştırma - inceleme türünde hazırlanmış olan bu kiapta yazar, Mevlana' nın beyitlerine bolca yer vermiş. Bu sözlerden yola çıkarak söyleyebilirim ki; Mevlana, ele aldığı tüm konularda şu iki noktayı vurguluyor : insan ve ilahi Aşk. “Yaratan’ ın her yarattığını sevebildiğin kadar erersin” diyor bizlere…her yarattığını...
Düşünüyorum da dinimizin bir gereği olmasına rağmen ne kadar da uzağız bu anlayıştan. Her varlığı sevmek bir yana çevremizdeki insanlara bile tahammülümüz kalmıyor zaman zaman…Mevlana ise her varlıkta Allah’ı görebiliyor. Her gördüğü şey onu İlahi Aşka götürüyor.Birer Mevlana olabilmek belki mümkün değil ama; onun öğretisini yaşamlarımıza katabilmek mümkün aslında...Yapmamız gereken de bu değil mi?

29 Ağustos 2007 Çarşamba

Robotlaştırılmış Bir Yaşam...


Sınırsız gücün ne olduğunu açıklıyor yazar….Sınırsız Güç=Beynimiz… Sinir Dili Programlaması üzerine kurulmuş bir kitap bu....genel anlamda, istediğimiz her şeye ulaşabiliriz diyor yazar…yeter ki beynimizi o şekilde programlamayı öğrenelim…Bana göre kitapta öğretilmeye çalışılan şeyler doğallıktan uzak…Kitabın içeriğinde bol bol alıştırma verilmiş….bunları yapmadığımız takdirde kitabın hiçbir işe yaramayacağı söyleniyor…fakat insanı fazla ayrıntıyla boğan bilgiler mevcut…Örneğin; biriyle iletişim içine girdiğimizde o kişinin nasıl düşünmesini istiyorsak o şekilde düşünmesini sağlayabiliriz, karşımızdakilerin davranışlarını kontrol altına alabiliriz…tabi beynimizi programlayabilirsek…ya da gelecekte ne yapmak istiyorsak onu yapabiliriz…sınır yok…istediğimiz her şeyi? Yazar bir şatoya sahip olmak istemiş mesela…şimdi şatoda yaşıyormuş.....yalnızca “beyin” faktörüyle bunları yapabilmek mümkün mü??? "Duygularımızı" ya da "kaderi" nereye kaldırabiliriz bu süreçte???bunların cevabı yok kitapta…robotlaştırılmış bir yaşam….beynin amaçlarımıza ulaşabilmede ve kendimizi kontrol edebilmede çok etkili olduğunu bilmiyor değilim…tabi ki yalnızca duygularımızla yaşayamayız…yada kader deyip her şeyi oluruna bırakamayız….demem o ki–bence- bunların hepsini yaşamımızda bir dengeye oturtabilmeyi becerebilmektir önemli olan...siz ne dersiniz?

28 Ağustos 2007 Salı

Cam Irmağı Taş Gemi...



kitap ismi: Cam Irmağı Taş Gemi
yazar ismi:Nazan Bekiroğlu






Ben? Irmağın kenarında, ismini bilmediğim ama taşlara kazılı resimlerimden hatırladığım sarı çiçekli ağacın altında, eğildiğim ve avuç içlerimi suya gösterdiğim zamanlarda gördüm onun da ellerindeki kuş bakışı gamzeyi. Bir görenin bir daha unutması mümkün değildi. Ve Cam Irmağı Taş Gemi koydum bu kitabın adını bütün itirazlara kulaklarımı tıkayarak. Değil mi ki kimi taş gemi oldum cam ırmakların üzerinde yüzmeye kalkıştım; cam ırmak oldum taş gemilerin bağrımda yüzmesine alıştım. Ama her halde de sadece cam ırmağın değil, taş geminin de kırıldığına tanığım.
Netice: Cam ırmağında taş gemi yüzdürmeyi bir türlü başaramadım.


Kitap, aşkın anlatıldığı ve bu aşkların nihai olarak ilâhi aşkla bağdaştırıldığı, birbirinden bağımsız gibi görünen fakat bir noktada birbirine bağlanan farklı hikayelerden oluşuyor….son bölümde ise anlatıcı kendisiyle yüzleşiyor ve ancak, içine gerçek manada dönebildiği anda sorgulamalarından kurtuluyor…


Gerçektende kendi kendimize yaptığımız kuruntulardan, içinden çıkamadığımız sorulardan kurtulmamızın bir yolu da bu değil mi?? Kendi benliğimize ve Allah'a yönelerek, imanımızı kuvvetlendirdiğimiz anda üstesinden gelmiyor muyuz bu hayatın???

24 Ağustos 2007 Cuma

Düşüncenin Gökkuşağı: Cemil Meriç...

Cemil Meriç’i Düşüncenin Gökkuşağı diye adlandırır Mustafa Armağan…çocukluğundan beri sürekli bir arayış içinde olan, belirli bir ideolojiye körü körüne bağlı kalmadan, hem batı kültürünü hem de doğu kültürünü sorgulayan, çok okuyup araştıran ve kendine has üslûbuyla düşüncelerini yazıya döken ve kitaplarında yakın tarihimiz hakkında geniş bilgiler edinebileceğimiz değerli bir fikir adamıdır Cemil Meriç…

1916-1987 yılları arasında yaşamış olan yazar, Osmanlının çöküşünde etkili olan; Avrupa hayranlığı, batılılaşma sevdası, batılı devletlerin Türklere ve İslâma bakışları ve bunun gibi birçok konuda eleştirilerde bulunmuş...

Cemil Meriç hakkında fazla yorum yapmaya gerek olmadığını düşünüyorum...sadece şu üç yazısı bile onun düşünce dünyasını ve asıl gayesini bize o kadar iyi anlatıyor ki...


"Br çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zaferi kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü…ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum…En büyük tehlike uzun zamandır müptela olduğumuz yobazlık. Bize düşen, dertlerimizi ömür boyu gönüllerinde taşıyan insanlara sevgiyle eğilmek ve “hödük” idrakimize dağ gibi gelen kusurları cımbızla ayıklamaya kalkışmamak. Türk insanı irfandan önce sevgiye ve anlayışa muhtaçtır."



"Zafer sabahlarını koruyan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeye başladı, “Asya bir cüzamlılar diyarıdır.”Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına “Hayır delikanlı”, diye fısıldadılar “sen bir azgelişmişsin.” Ve Hıristiyan Batı’ nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-ı zîşân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız."


"Her dudakta aynı rezil şikayet: yaşanmaz bu memlekette! Neden? Efendilerimizi rahatsız eden bu toz bulutu, bu lağım kokusu, bu insan ve makine uğultusu mu? Hayır, onlar Türkiye’ nin insanından şikayetçi. İnsanından, yani kendilerinden. Aynaya tahammülleri yok. Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını “yaşanmaz”laştıranlardır."



Düşünelim, taşınalım...başka söze ne hacet...

22 Ağustos 2007 Çarşamba

YÖNETİM GURUSUNDAN ,GELECEK TAHMİNLERİ...




Peter Drucker, bu kitabında bir disiplin olarak yönetimin; doğa bilimlerindeki gibi bilimsel gerçeklerle değil, insanlarla ve insanlara ait kurumların davranışlarıyla ilgilendiğini, bu nedenle geçmişte ortaya atılmış tüm yönetim kuramlarının insanların değişimi ile birlikte değişebileceğini, gelecek için geçersiz sayılabileceğini temel almıştır. Bu anlamda; eski yönetim teorilerinin kabul ettiği birçok varsayımın geçerliliği üzerinde tartışarak, yapılması gerekenler konusunda verdiği bilgilerle geleceğe ışık tutmaktadır...


Peter Drucker’ in yapmış olduğu tartışmalarda en çok ilgimi çeken çıkarımları şunlar oldu:


  • Yönetimin, yalnızca "işletme yönetimi" olarak algılanması doğru değildir. Çünkü gelişmiş ülkelerde 21.yy da büyüme sektörü,organize ekonomik faaliyet olan “işletme” olmayacak. Bu, kâr amacı gütmeyen "sosyal sektör" olacaktır.

  • Değişimleri görmezlikten gelip, yarının bugün gibi olacağını varsaymak abesle iştigal etmek demektir. Geleceği oluşturmaya çalışmak oldukça risklidir. Ama bunu hiç denememek daha da risklidir.

  • Gelecek birkaç yıl içinde gerçek yeni “bilgi devrimi” ortaya çıkacaktır. Hem kurumlar, hem de bireyler bilgiyi ana kaynakları olarak düzenlemek zorunda kalacaklardır.

  • 21.yy kurumlarının en değerli varlığı, bilgi işçileri ve verimlilikleri olacaktır. En fazla 50 yıl içinde dünya ekonomisinde liderlik, bilgi işçisinin verimliliğini en sistematik ve en başarılı biçimde yükselten ülkelere ve endüstrilere kayacaktır.

  • İşgücünde gitgide daha fazla kişi “kendi kendini yönetmek” zorunda kalacaktır. Çok büyük başarılar kazananlar, her zaman kendi kendilerini yönetmişlerdir.

Kkitapta tartışılan konular günümüzde etkisini göstermektedir. Ülkemizde, işletmelerin büyük çoğunluğunun bu varsayımlar göz önüne alınarak yönetilmedikleri açıktır. En basitinden, işverenlerin çoğunluğu; çalışanlarını varlık olarak değil halen bir maliyet unsuru olarak tanımlamaktadırlar…yani bir işveren çalışanının,kendisine kaça mal olacağını öncelikli olarak düşünmekte…bu da kişiye gereken önemin verilmemesine neden olmaktadır. Bunda ekonomik durumun kötü, işsizlik oranının yüksek olmasının etkisi büyüktür belki ama “Türk Tipi Yönetim” sisteminin de etkili olduğunu düşünüyorum...

Bu anlayışın değişebilmesi için, hepimiz; bilgiye açık, değişime açık, kendini yönetebilen ve bir değer yaratabilen bireyler olarak çalışmayı kendimize ilke edinmeliyiz




21 Ağustos 2007 Salı

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT...

Özgürlük, iki kere ikinin dört ettiğini söyleyebilmektir. Eğer buna izin verilirse gerisi kendiliğinden gelir...

İnsanların sürekli olarak her anının izlendiği; düşüncelerinin, davranışlarının düşünce polisleri tarafından okunduğu; özel hayatın ortadan kalktığı; tarihin yeni gelişmelere göre sürekli olarak değiştirildiği ve tarihi anlatan tüm belgelerin yok edildiği; sürekli savaşın, işkencenin, toplu ölümlerin gerçekleştirildiği; olmayan şeylerin var gibi gösterildiği, olanların kaydedilmediği; herkesin tek tip olmaya zorlandığı; savaşın barış,özgürlüğün kölelik, bilgisizliğin kuvvet olduğunu özümseten bir yönetim anlayışının var olduğu….bir ülke hayal edebilir misiniz ??

Romanın kahramanı, ülkesinde yapılan her şeyin yanlış olduğunu farkındadır ve sorgulamaya başlar. Böyle yaparak düşünce suçu işlemektedir…En sonunda yakalanır… Öldürülmez ama türlü işkencelerle diktatörlüğe karşı olduğu itiraf ettirilir…dışarıya çıkarıldığında ise artık eski düşüncelerinin yerini tersi düşünceler almıştır…rejime karşı gelmiyor hatta Büyük birader olarak adlandırılan, nefret ettiği diktatörü seviyordur.…çünkü işkence sırasında beynine bu olgular aşılanmıştır ve ona sürekli tekrar ettirilmiştir. George Orwell kitabın ana temasını şu cümleyle özetlemiş: “Düşünce dili çürütebilirse, dilde düşünceyi çürütebilir”

Kitabın hikaye kısmı kısaca böyle… evet kurgulanmış bu olayları birebir yaşamıyoruz belki ama bugün gelinen durumun, özünde çok farklı olmadığını gösteriyor. Ekonomik açıdan güçlü ülkeler diğerlerini ezme savaşı verirken, hiçbir toplum buna gerçek manada dur diyemiyor…Neden savaşlar dinmiyor? Mikro açıdan bakıldığında da günlük yaşamımızda, düşünmemizi engelleyen, bizi fikir üretmekten uzaklaştıran o kadar çok ayrıntıyla dolu ki hayatımız…Başta televizyon programları... işimize yaramayacak, seviyesiz programların hem zamanımızdan çaldığını, hem de bizi körelttiğini düşündüğümüz anda neler değişir acaba??


Bu durumun daha da kötüye gitmemesi için hepimizin yapacağı bir şeyler vardır mutlaka…Önemli olan yapacağımız olumlu her eylemin eninde sonunda bizi sonuca ulaştıracağına inanarak adım atmak değil mi??…

30 Temmuz 2007 Pazartesi

BÜYÜ DÜKKANI



Ne kadar gerçekçi olmaya çalışsak da, içimizde hep hayal kuran bir yan vardır. Bazen hayat boyumuzu aşar, içinden çıkamadığımız sorunlar çoğalmaya başlar, işte o zaman mucizelerin peşine düşeriz. Böylelikle sırtımızdaki yüklerden eksikliklerimizden ve pişmanlıklarımızdan kurtulacağımızı hayal ederiz. Oysa yaşadığımızın dışında bir hayat, kendimizin dışında bir başka “ ben” yoktur.

Kitabın arka kapağındaki bu sözler o kadar güzel anlatmış ki her şeyi… Büyü Dükkanı, içinde sekiz farklı hikayeyi barındıran ve her bir hikayede hayata dair önemli sırlar saklayan, insanı kendi içerisi ile ilgili düşüncelere iten, akıcı bir kitap…

Yaptığı hatalardan pişman olup geçmişini geri isteyen, ikilemlerinden kurtulmak isteyen, aşk, şans, şöhret, adalet, hırs isteyen kişilerin konu edildiği öykülerde büyü dükkanına gelen müşteriler, bilge bir satıcıyla karşılaşırlar…yoğun pazarlıklar sonucunda almak istediklerinden çok daha farklı şeylere sahip olurlar…

Kitapta geçen şu paragrafın zamanımızı iyi değerlendirmemiz konusunda yol gösterici olması açısından dikkate değer olduğunu düşünüyorum:

- Geçmiş ve geleceğimizi birbirinden ayıran tek çizgi, içinde bulunduğumuz andı ve biz bu çizgiden çok, onun birbirinden ayırdıklarıyla ilgileniyorduk. Belkide hep o çizginin üzerinde durduğumuz için, o bizden bir parça gibi oluyordu. Oysa geçmiş, uğurladığımız bir misafir, gelecek ise henüz tanımadığımız bir yabancıya benziyordu. İkisi de bizden değildi. Bizden olmayanlar ise bizim dikkatimizi her zaman daha fazla çekmişlerdi.

Bu mümkün mü bilmiyorum ama, herkese büyü dükkanına gitmeye gerek duymayacağı güzellikte bir yaşam diliyorum…

7. Vites




sIrA dIşI bir yaşam için vitesinizi yediye takın...

Melih Arat bu kitabında bazı kişisel gelişim kitaplarından farklı olarak, kişisel gelişim hakkında yapılması gerekenleri maddeler halinde sıralamaktansa, hayatın içinde karşılaştığımız,bizi engelleyen birçok soruna çözüm getiriyor. Bunları başarılı insan öyküleriyle ve sıra dışı yaşam hikayeleriyle zenginleştirerek daha somut bir anlatımla okuyucuya sunuyor.
Kendi deneyimlerini de paylaştığı kitabında Melih Arat ; projelerin hayatımızdaki önemi-gerekliliği, projelerle öğrenme, mükemmele ulaşmak için denemelerden yılmama, özgüven oluşturma, çevremizdeki varoluş aşındırıcılara( “yapamazsıncılara”) karşı algıda seçici olarak başarıyı hedef alma, sıra dışı yaşayabilmeyi ve hayatımızdaki fırsatları kaçırmamayı öğrenme, geri bildirim analizi ile ne öğrendiğimizi görebilme ve kendimizi kontrol edebilme…gibi birçok konuyu ele alıyor.
Kitapta yer alan “Eğer” isimli şiirin anlatılmak isteneni iyi bir şekilde özetlediğini düşündüğümden sayfamda bu şiire yer vermek istedim…




Bütün çevrendekiler bir panik içine düştüğü
Ve bunun nedenini senden bildikleri zaman
Eğer sen kafanı dik tutabilir ve dengeni yitirmezsen
Eğer herkes sana güvenmezken,sen kendine güvenebilirsen


Ve onların güvenmemesini haklı görebilirsen
Eğer beklemesini bilir ve beklemekle de yorulmazsan
Ya da hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen
Yahut nefret edilip de kendini nefrete kaptırmazsan
Bütün bunlarla birlikte ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen


Eğer düş kurabilir ve düşlerine esir olmazsan
Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinmezsen
Eğer başarı ve yenilgiyle karşılaşır ve bu iki
hokkabaza da aynı biçimde davranabilirsen
Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin kimi alçaklarca
ahmaklara tuzak kurmak için çarpıtılmasına katlanabilirsen

Yahut ömrünü verdiğin şeylerin kırıldığını görür
Ve eğilip parçalanmış araçlarla yeniden yapabilirsen
Eğer tüm kazancını bir yığın yapabilir
Ve sonra bir “yazı mı tura mı” oyununda
tümünü ortaya koyabilirsen

Ve yitirip yeni baştan başlayabilir
Ve zararın hakkında tek kelimecik bile söylemezsen
Eğer, kalp sinir ve damarların eskidikten çok sonra bile
işine yaramaya zorlayabilirsen
Ve kendinde olanlara “dayan” diyen bir iradeden
başka bir gücün kalmadığında, dayanabilirsen

Eğer kalabalıklarla konuşup erdemini koruyabilirsen
Yahut krallarla konuşup halktanlığını yitirmezsen
Eğer ne düşmanların, ne dostların seni incitmezse
Eğer hiçbirini fazla olmamak şartıyla, tüm insanları sevebilirsen

Eğer sen bir daha dönmeyecek olan dakikayı
60 saniye mesafelik bir koşuyla doldurabilirsen
Yeryüzü ve tüm içindekiler senindir
Ve dahası sen bir insansın oğlum

25 Haziran 2007 Pazartesi

Sen Ölünce Kim Ağlar?

Yaşamın trajedisi ölüm değil, yaşarken içimizde ölmesine izin verdiklerimizdir”.
Norman Cousins

Hiç düşündünüz mü bunu…Çoğumuz ölümü aklımıza bile getirmek istemeyiz….Kendi ölümümüzü düşünmek ürkütür bizi. Hele gençsek, ölüm bize yakışmaz…Aslında hayatımızı anlamlı bir şekilde yaşayabilmemiz için sık sık hatırlamamız gereken bir kavramdır ölüm. Hepimizin dünyaya gönderilme amacımız vardır ve hepimizin içinde bu amacı gerçekleştirebilmemiz için farklı potansiyellerimiz…Fakat bu potansiyeli bulup ortaya çıkarabilmektir asıl sorunumuz….Okuduğum kitabın bir yerinde şunlar yazıyordu; “Aramızdaki en güçsüzün bile bir yeteneği vardır, ancak önemsiz görüntüsünün altında o bunu anlamaz, oysa ki değeriyle kullanıldığında bu yeteneği tüm nesli kullanacaktır.” Ben inanıyorum buna …Çoğunlukla hayatımızda ki olumsuzluklara takılıp kaldığımızdan olumlu yönlerimizi görmekte güçlük çekiyoruz….Yaradılışımızla birlikte içimizde var olan bu potansiyelin % kaçını kullanıyoruzdur hayatımız boyunca?Kaçımız kapasitemizin tamamını verebiliyoruz hayatlarımıza? Bunu yapabilmemiz için kendimizi tanımalıyız, yeteneklerimizin ve eksik yönlerimizin farkına varmalıyız önce…
Üniversitede Stratejik Yönetim dersi veren değerli hocam bize- insanların da işletmeler gibi olduğunu, firmaların durumunu belirlemek için kullandığımız SWOT Analizi(Güçlü yönler/Zayıf yönler /Fırsatlar/ Tehditler) tekniğini kendi hayatımız için de uygulayabileceğimizi- söylemişti. Bu analizi öz eleştiriyle yapabildiğimiz takdirde, analizin kendi değerimizi açığa çıkarabilme noktasında çok işe yarayacağından eminim…Buna benzer farklı bir çok yöntem kullanabiliriz, yeter ki bunu gerçekten isteyelim…Ortaya çıkan yeteneklerimiz doğrultusunda , bilinçli bir şekilde kendimizi geliştirmek için çaba harcamalıyız, çünkü ancak kendimizi iyileştirdikten sonra diğer insanlara da faydalı hale gelebileceğimize inanıyorum… Hayatımızın amacını belirledikten sonra da onu uygulamaya koymak için biran önce harekete geçmeliyiz…Doyurucu bir yaşam sürdürebilmemiz için bunların denemeye değer olduğunu düşünüyorum…

Hayatımın sonuna geldiğimde , yapabileceklerimle, yaptıklarım arasındaki farkı en aza indirdiğim zaman gerçekten yaşamış olmaz mıyım? Ne dersiniz... Ben ölünce kim ağlar?